beg.

"gitmeden ama hep kaçar gibi."

Peki ya sen gittikten sonrası kötü bir rüyaysa?

Şarkıların odaları doldurmayan sesinin bizim sessizliğimize karıştığı günler, geride bırakıyoruz her şeyi. Sanki uzun bir yoldayız şimdi, gittikçe gidiyoruz, her an, her dakika, hiç durmadan. Nereye varacağımızı bilmeden. Ev öyle uzakta kalıyor ki, evden bunca uzaklaşmanın tereddütlerini saklıyoruz arada bir. İçime bakıyorum, birikmiş epey, hemen taşmasın diye geri kapatıyorum. Soruları geçiştiriyorum, kesinliği olmayan bir cevap vermek istemiyorum ama bir daha canımı acıtmayı da göze alamıyorum.

Çaresizlik neye benzer. Çaresizlik nereye, kime benzer. Bunları sen mi yazdın, bu lafları. Peki bu kelimeler senin mi, bu harfler, aynı sana benzeyen, ellerine. Aynı senden mi bu parça. Aynı mı bakardı gözlerin, şimdi duruyor olsan şurada. Soruları geçiştiriyorum, işaretlerini saklıyorum, vermiyorum sana. Gözlerinin içinde her kim gülüyorsa, kimse o, bilmiyorum ben kimi özlüyorum.

Sorduklarına bakma, bilmek istemiyorlar, zaten ben de istemiyorum. Hissetmeyi de. Verebilsem kalanları da vereceğim, ama bir şey bırakmadı ki. Bomboş içim. Bu boşlukta düzenli olarak bulanıyorum. Boşlukta sanki buraya hapsedilmişim gibi dönüp dolaşıp duruyorum. Evden bu kadar uzakta olmanda kabullenemediğim bir şeyler var ama yalnızca o olsa yine iyi. Burada yangından kurtarabildiğimiz bir şey olduğunu söyleyemeyecekler sana. Ölmeyenler de can çekişiyor; evlerde, yollarda, duraklarda.

Başkalıklar yaratıyor kendine, oyunlar yapıyor, oynuyor, kaybediyor aklına sen gelince; burada neyi bırakıp gittiysen ruh halinde. Kendine bedenler buluyor, sonra kaçıyor onlardan. Aynaya baktığında görüdüğü aynılığı epeydir tanıyamıyor. Bilsen, ama bunlar anlatılmaz ki sana, artık, ve bütün artıklardan daha da öncesi de dahil buna. Sanki başka bir hayatın içindeymiş de kitaplardan okumuşuz gibi uzak ama, nasıl da kutlamıştık gidişini. Sen uykuya daldığında hiç dokunmadım sana, canım çok acıdı ama uyandırmadım seni. Bir sona hazırlıyordum belki de kendimi ama bu kadarına değil, böylesine, değil. Böyle dünyalar kadar büyük, dünyalar kadar çok ve derin, sevgiler de, kırgınlıklar da ve üzüntüler ve her şey. Ellerimizde neler kaldıysa, ve canımızı bile acıtıyorlarsa ancak onlara sarılıp daha da, daha da uzağa. Neresi olursa olsun insan hep kendi içinde, kendinde, kayıp bile olsa. Peki diyorum, madem böyle bütün bunlar, bu hep dibe ve hep, daha da. Peki ya sen gittikten sonrası kötü bir rüyaysa?

Yine de bir süreklilik hali. Hangisini yaşamaya daha da alıştım bilmiyorum. Hangisinde yaşamaya alıştım, bilmiyorum. Ne geriye ne ileriye gidemiyorum. Bazı paraleller arasında, sık sık, gidip gidip geliyorum.

- - -

öylesine bir not:
-Şarkılara, onu yazanlara, çalıp söyleyenlere, ve tesadüflere, ve o tesadüflerin hiçbir kimseyle konuşulamayan bu saçmasapanlığın içinde seninle konuşmuş ve seni anlamış hissine. Müziğin varlığına. Teşekkürler.-

Eve giden yolu seslerle dolduracak olsan
Mesela
Çünkü sözcüklere rastlayıp
Bulup bulup kaybediyorsun onları
Götürdüğün yere gelecekleri yok
Seni tutmak daha kolay
Ve dur demek
Ve durmak

Neden şimdi o yolları
Bir daha yürüyecek oldun
Bir daha, daha da uzun olsa bile
Ve kaçışların da hep kapalıydı
Ona doğru bir akıntıya kapıldın
Yok yok, dedin, hayır,
Aslında ona gitmiyorum da
Yollar götürüyor beni
Ne yapayım başka çıkışı yok
Başka bir çıkış yok
Gidiyor muyuz, ben geliyorum, orada mısın
Yoksun
Bir defa nasıl da oradaydın
Yollar nasıl da kendini sana bıraktı
Ve ben
Hiç düşünmemiştim
Hiçbir şey yapmadım bile, kıpırdamadım, yollar
Beni sana getirdi
Oradaydın
İstanbul arkamızda kalıyordu
İstanbul arkamızda,
Bir kartpostal gibi duruyordu
Hiç atılmayan, hiç atılmayacak gibi
Bir gün kalbi kırılıp da kenarda boş boş duracağını
Biliyormuş gibi
Ve ben bilmiyordum
Ve ben bilmiyordum orada olduğumu
Oradaydım
Sonra nasıl gittik
Nasıl da
Beraber gitmesek sanıyorum gidemezdim de
Aslında gidemedim de
Kapıların bazıları kapandı ve
Açık kalanların arasında yollar
Yollar beni hiç kimselere söylemeden
Beni, yalnız beni, hiç kimse bilmeden
Yokluğuna getiriyor
Dans ediyorum ben ve arkamdan yürüyen adam da anlamıyor beni
Sana gelen yolu seslerle doldurduğumun farkında olsa belki
Bir anlam verecek ama
Dışarısı sessiz, çok sessiz
Bugün yine
Ama düşünsene
Zaten konuşulacak hiçbir şey yok
Zaten konuşulacak
Hiçbir şey yok.

- Git şimdi baştan başla, baştan acı, en baştan. -

Kapı çaldı.
Ama olanların, olacakların ve hatta olmayacakların bununla hiçbir ilgisi yoktu.

Neler olduğu umrunda olmayan bir avuç insan
Ve onlardan sonra diğerleri

Kızmıyorum, kime ne

Yalanlarla yaşamak daha kötü. Hiçlikle zor, ama daha kolay.

Yazıp yazıp siliyorum, elbette ki. Bazılarını da yazamıyorum, keşke bilseniz diyorum. Bazen bilebileceğinize dair umutlar taşıyorum. Sonra hepsini kaldırıp çöpe atıyorum. Onlar yarın sabah kalkıp üzerine kahvaltıdan bahsedebileceğiniz şeyler değil, onlar üzerine hoşçakal deyip gidebileceğimiz ve sonra bir daha birbirimizi görmeyeceğimiz şeyler değil. Bir tane bile sabit nokta yok, kendimi kimseye emanet edemiyorum. Gözlerimi kapatıyorum, hiçbir şey geçmiyor. Gözlerimi açıyorum, hayat devam ediyor. Devam ediyoruz. Bunu sizler öğrettiniz, böylesi zor ama daha kolay. Şimdi teşekkürler, şimdi iyi geceler.

Düşünceye dalarak bu bataklıktan kurtulabileceğini sanma avuntunu bile yitirdin." diye yazmış Pavese. İçimden çıkaramadığım şeyleri dışarıda, yolda yürürken yanımdan geçip gidermiş gibi bulunca, ne bileyim işte, bir tuhaf oluyor. Bir yolun ya da bir insanın tarafı, kalkıp da aklıma takıldığında, ama tam da emin olamıyorum ne tarafta, bırakıyorum yürümeyi. Yoruluyorum yürümekten. Yoruluyorum hatırlamaktan. İçeri girip kapıyı kapatıyorum. Salonun bir yanında nefeslerimden beslenen bir kara delik; diğer yanında sürekli aynı film dönüyor, değişenler yalnızca biz. Yalnızca bizler. 

Bizler; kendi sevgisinden, sevgisizliğinden ya da kararsızlığından korkan insanlara ‘ne hali varsa görsün’ diyecek kadar acımasızız. 

Ne, ne dedin?

Hiç, hiçbir şey.

Bir şiir yazdı elim, aklım bulamadı.

* * *

her şey durduğu yerde anılarla beraber
duruyor
uyurken, uyanırken
bir tek oturup sana baktığı
sana bir bakarken sonsuzluğa düştüğü
köşeyi bıraksan yeter
geride
o da şimdilik
birdenbire canın çok yanmasın diye
hemen, öyle, onlar gibi
onlar gibi
öyle
yok, yapamazsın diye.

* * * 

- değişiklik planı, nisan iki bin on dört. -

Söyleyecek bir şeyim yok. Bu yüzden haftalar, parçalarımı bıraktığım şarkıların birbiriyle atışmasını izlemekle geçti gitti. Aslında o karmaşada dinlemeyi bıraktığım bile çok oldu, dalıp gittiğim. Ama sonra, bazen öyle yerlerinde yakaladım ki muhabbeti, sanki daha önce hiç duymadığım bir şeyleri söyler gibi, en başından şaşırdığım anlar biriktirdim. 

Çok gülme sonra ağlarsın, diyen büyüklerimiz ve biz çocukkenler. Çok gülme sonrası, meçhul. 

Bana soracak olursanız ben bir şeyleri değiştiremem ve değiştirmem de, canımı acıtırlar, ben dururum, hareketsiz. Yıllar sonra kendiliğinden nefeslerimize kadar dolar değişim. Bir sabah kalkıp da kapıdan çıktığın ilk an, hava ne güzel kokuyor, dersin ama o bir anlıktır, geçmişi de toplamaz, bulduğu gibi bırakır. Bir daha bu saçmalığın tekrarlanmasına izin vermeyeceğime dair sözlerim var kendime, tutamadıklarım hep. Ama bundan sonra tutacağım! Ama bundan sonra-lar, hep.

Yine de bir şeyleri değiştirmek istemiyorum, bazı can alıcı noktalar hariç. Bazı can alıcı noktalar daha da değiştirilemiyor. Bazı can alıcı noktalar, neden can alıcı noktalar olduklarını bilmiyor. Yok ama, kırılmıyorum.

Ne bilsinler. Neyi bilsinler. Nasıl. Bırakıyorsun gidiyor her şey, gitmeler onları almaya dünden hevesli.

Bırakalım bunları. Kaldırdığımız kenara, kenarsızlığa, ne olduğu belirsizliğe.

Yıllar önce arka arkaya dinlediğimiz bir tane şarkı vardı, arka arkaya, arka arkaya, arka arkaya. Tekrar tekrar. Bugün çat kapı yine dinle, içini dolduran şeyler kelimelere dökülsün biraz. Bir daha dinle, bir daha, bir daha, tekrar. Şimdi, evet, şimdi başa al bir dinle. Şarkı gibi değil ama, karşında biri varmış da onu dinlermiş gibi dinle. Biraz da durup, kendini dinlermiş gibi. 

Şarap gibi şarkı, demişsin ve birkaç yıl sonra, şarap gibi, yalnızca.

Bir daha dönüp düşünemedim. Bir daha, dönüp de okuyamadım, kelimeler, nasıl oluyorsa, bir uçurumun karşı tarafındalar. Ben buraya nasıl geldiysem, nasıl geldiysem geldim. Hatırlamıyorum. İstemiyorum. Bir daha diye başlayan boyundan büyük cümleler kurmayacağım, fakat bakıyorum, her şey ama her şey boyunu aşmış, çok olmuş bunlar, çok, fazla. Ben buraya nasıl geldiysem geldim, bu defa üzerinde düşünmeyeceğim.

Korku da değil gözlerindeki, sorgu da değil. Şimdi ben ona anlatamıyorum, ve kimseye de, sorulardan sıkıldım, cevaplardan, sorulmamış soruların yine de beklenen cevaplarından, umrumda bile değil hiçbir şey ama söylemeye korkuyorum. Umursanacak şeylerden korkuyorum, ağır olanları bir yerlere bırakmaktan ve kaçmaktan. Ne kadar küçük bir parçası olursa olsun, ama başlayınca bir yerlere yerleşene kadar durmuyor, dağılıyor savaşlar. Gerçekten güvende olduğumuzu hissedene kadar nereye doğru gidelim? Gerçekten, güvende olduğumuzu hissedecek olursak bir gün eğer. Çünkü anlatılamıyor ve gözler hep kapalı, ama bütün bu olup bitenler aslında durup durup kendini sergiliyor. Hakkında konuşacak hiç kimse yok, sıkılıyorum.

Tükenene kadar koşmak istiyorum, dümdüz yollarda, sonu olmayan. İnsanları geride bırakmak istiyorum, şeyleri, yerleri, zamanın ta kendisini. Yenilerini bulup yine geride bırakmak istiyorum. Burada, durduğum yerde koştuğumdan daha çok yoruluyorum. Bu bir saçmalık, bu benim neden olduğunu bilmediğim bir şekilde, kendime tek başıma taşımak zorundaymışım gibi yüklediğim bir yük. Galiba artık bırakıyorum. Kendimi kendimle bırakana kadar geçen zamanda aklımı tertemiz sularda boğuyorum. ‘Neden' diye sormayı yasaklıyorum, ve 'nasıl'ı, ve 'nasılsın’. 

İçimden kimseyi durdurmak gelmiyor. Oturdum her şeyin bir bataklığın içinde yavaş yavaş kayboluşunu izliyorum. Şimdilik herkes karışmamamdan memnun görünüyor, ben de öyle olmaya çabalıyorum. Onlara nefessiz kaldıklarında okuyabilecekleri mektuplar yazıyorum. Sonra kelimeleri saklayıp baharlardan bahsediyorum, bilmelerini istediğim hiçbir şey yok. Akıllarına hep aynı şey düşüyor, ‘belki de yanılıyor'um. Peki ama ya haklıysam?

Dünyalar bunlara hazır değil, benim sabredecek gücüm yok. Gidilmeyi gerektirmeyecek bir gelinmezlik içindeyim artık, yokum, hiçlikler dağıtıyorum. 

İnsanlar seviyorum, yollar ve şarkılar. Durduğum yerden öyle, hiç kıpırdamadan. Hiç dokunmadan. Hiç.

Bir şey olursa koşup kendimle konuşuyorum. Neden öyle oldu, diyorum, neden öyle hissettim.

Öyle kalmış çünkü bana, aklımda, içimde, ellerimde, avuçlarımın içinde.

Çok mu kolaydı, diyorum, peki, yani, kolay mıydı. 

Çok kolay. Çok. Ve sonrası da kolay. Şimdi, görebiliyorum.

Neydi bu olup bitenler, diye soruyorum:

Kendimle kavgalarım. İçimle. Hiçliğe ispatlar.

Dev prodüksiyon.
Bütün sevgilerimi içine katıp çektikçe çeken, uzatan, uzaklaştıran.

Hiç anlamadığım bir dilde kıyametler kopuyor, çok sessiz, çok büyük, yok ama var. Bir şey yok, sabahlar sabah, akşamlar akşam, çünkü öyle diyorlar arada, arada olur öyle, olur sonra. Burada hiç kimse yok, sorularını saklayan ve sonra bekleyen, biraz olsun bekleyen, şurada şöyle oturan. Nerede herkes? 
Bakıyorum hepsi izlemeye gitmiş. 

Buradan sonrası yağan yağmur ve kendi kendine kahrolan bir sessizlik. Buradan sonrası yok ama var. Ama bir şey olduğu yok. Sabahlar yine sabah, akşamlar yine akşam. Akşamlar yine iyi de, geceler.  

Artık toparlayamayacağım, çok yoruldum.

dün-den önceki gün-

bir pazartesiydi, önemi yok. ne kadar anlatırsan anlat boşluğa kayan bakışlar herhangi bir sabaha bağlanıyor. ne hissettiğimin bir önemi yok. ne söylediğimin var. böyle oluşundan hoşlanmıyorum. konuşmaktan kaçmamın temelinde biraz da bu var. saatler midemi bulandırır oldu. onları kullanmakta başarısızım. buradaymış gibi hayaller görmek ve bir an için olsun kendimi kandırabilmek ve iyi hissetmek istiyorum. yine de henüz o kadar delirmedim. sonra gözlerimi kapatıp yapmaya çalışıyorum bunu. o zaman olabilirliğini arttırıyorum kendimce, imkansızın. aslında bir gerçeğe ihtiyacım yok. 

şimdi hiçbirimizin bir gerçeği yok.

olmasına gerek yok. saatler midemi bulandırır oldu, yine bitirmişler kendilerini, bir şeyler yapmak gerekliydi ama unuttum. belki unutmadım da, hiç hatırlamadıysam, bilmediysem eğer. bitmiş, hiç kalmamış anılara sarılmanın ne anlamı var oysa, ne yapılır onlarla, bilmem, kenarda durur hiç büyümez küçülmezler. bir şarkı çalsam şimdi, sessizliğe dolsa, yalnızlığı kuşatsa, bütün hücrelerime kadar girip benden süzülmeye çalışsa ama takılıp kalsa içimde. bir daha açsam, bir daha. kalkıp gidemesem şimdi, anıları elime alsam. okusam. bir bir, kelimeler şarkıya karışsa gitse. dans etmiyorum aslında, bu iki nokta arasında gidip geliyorum.

bu, iki nokta arasında, gidip gelen bir isyan. 

çıkıp giderken aynı değil hiçbir şey, bitmez ama saklanır, utanır belki, belki çekinir, yok, saklanır. bugün böyle uzun değil, ama nasıl da uzadı, bitmedi. şimdi bir başka umursamazlığa düşecek olurum. aslında çok severim ben onu ama kırılmışımdır biraz ne anlatacaksın anlatacak olsan neyi, neresinden. zaten baştan pes etti, belli. yine ses. biraz daha, biraz daha sus. bir şey daha acı verecek demiyorlar ama acı veriyor ister istemez sessizce ve düşünülmeden olanlar. önemi yok derim, sen git, şimdi git, hemen git. çünkü sen bilmezsin daha az önce, bütün gün hissetmişim de olmuş gibi birden, aniden ama beklendik, o çağrı düştü kaldı içime. elim gitmedi, cevap veremedim. biraz düşündüm ama ne yapsam bilemedim. düşünürken pek çok uzaklara gittim, yanındaymışım gibi yürüdüm, güldüm. olanlar olur, söylesem de bir anlamı yoktu hissettiklerimin söylemesem de. gördüm, ne söylediğimin bir önemi vardı ve ne söylemediğimin, aynı şekilde.

her şey yoktu.

bir daha anlatmak gelmedi içimden, bir daha anlatmak gerekti, defalarca, tane tane, saatlerce. ama içimden gelmedi. geldim, gülümsedim, halbuki birkaç saat öncesi. saatler ölmüştü ve görülmemişti böylesi, birden, aniden ama beklendik. gelir gelmez. bunlar normal değil, anormal de değil, bunlar ne bilmiyorum ama işte, idare ediyorum bir şekilde. yine ne söyledin, yine ne söyledin, ne. söylemedin, sessiz öyle. neden diyecek mi oldun, nedenler yok, cevaplar yok, bir daha böyle bir şey yapmazsın sanıyordum, yapman gereken bu sanıyordum, bunu yapmadan duramaz diyordum, dur diyordum, durdur kendini, ileri gitme. dur, diyordum. ama dinlemedim, dinleyemedim de. boşluklar doldurdu duymaları. bırak diyordum, bırak. neden diyecek mi oldun, deme. her şey anlamını yitiriyordu, hiçbir şey, hiçbir, bir tane bile. ellerimi açtım, acıdılar, boşluklar. bir tane bile. hiçbir şey, uzansam dokunamasam bile yine, hiçbir şeyin anlamı yok, bir söylediklerin bir de söylemediklerin, bir de yarattığın karmaşalar bu ikisini içine koyup, karıştırmacalar, bu havalar, kopuş ve yalancı bahar. 


'notlar.

Yollarda yürüyorum. Yolların sesini duymama imkan yok. Artık dünyayı çok az dinliyorum. Şarkılar mı anıların arka planında çalıyor yoksa, ben mi bir şeylerin arkasına yakıştırıyorum da döndürüp dolaştırıyorum onları bilmiyorum. Her şey çok dağınık, bu yüzden gitmekte zorlanıyorum. 

Yazılanlar yalan söylüyor. Mektuplar, kitaplar, kartlar, bazen bir defterin kenarına öylesine yazılmış notlar. Hepsi. Ama saklıyorum onları. Çoklar. Ve ağır. Çıkamıyorum işin içinden. Bütün olup bitenler sanki hiç olmamış da kafamın içinde ben kurmuşum onları gibi düşünen yalnızca ben mi oluyorum? Aslında daha iyi anlıyorum, anlattıkça azaltılabilen ve bitirilen şeyleri. Her şeyi anlamsızlaştırmanın bir yolu bu, her şeyi sıradan ve bitebilen şeylere dönüştürmenin. Deniyorum aslında ama başaramıyorum. Bir yere ulaştığı yok söylediklerimin. Kağıtların üzerine yazsam, onları da zaten postalamıyorum. Herkesle güvensizlik üzerine bir anlaşma yapmışım sanki. Şimdi bu vücut çok korkunç, içindekilerle anlaşamayan ve baş edemeyen bir şeylere dönüştü.

Hiçbir şeyin düzeleceği yok, güzel şeyler duymak istemiyorum. Nasıl oluyor da bugün, başıma böyle bir şeyin gelebileceğini görüyorum? Nasıl, bana bunu nasıl yapabiliyorsun? Nasıl ben delirme noktasına gelip de, sonunda(!) bir çift laf edebiliyorum ve bunlar birkaç dakika öncesinde bırakılmaya her şeyden daha yakın olabiliyorlar? Seni sormuyorum ama peki dünya, nasıl bu kadar acımasız olabiliyor? Gerçekten anlamıyorum.

Şarkılar yalan söylüyor. Yine de dinliyorum.

Çünkü bazen, yalanlara ihtiyacım var. Çünkü yalanlara ihtiyaç var. Çünkü ben de söylüyorum.

İyiyim, ağlamıyorum.

Ayaklarımı sallıyorum. Yine yoksun. Ne yapabilirim. Bu ellerle, soğuk demirlere dokunmaktan başka. Ne zaman bir şey söyleyecek olsam duruyorum, orada, ne zaman olman gerekse olamadığın bir yerlerde. Bunu anlatmanın yolu yok, konuşmanın bir yolu yok böyle, böyle olmaz, bekliyorum, bekliyorum ama. Ölmek değil bu, dedi birisi, sürünmek bu yerlerde sürünmek. Bak, öyle birisi olmadı hiç, olamadı. Bazı güzel senaryoları parça parça anlatıyorlardı, bunlar benim ilaçlarım. Bunlar bana iyi gelmiyor. Herkesin nasıl hissettiğimden ne kadar kaçtığından başka bir şey görmüyorum artık etrafımda. Beni duvarların arasına değil uçsuz bucaksızlığa kapatıyorlar. Bilmek istemiyor onlar da. Ben ne zaman söyleyecek olsam susuyorum, defalarca.

Aşağıda bir boşluk var, ayaklarımızı bastığımız bu zemin, üzeri insanlarla kaplı. Onları tanıyor muyum, tanıyor musun sen? Burada olsaydın şimdi, hemen yanımda, selam verir miydin onlara? Düşecekmişiz gibi olurken, beraber mi olurdu bu, yoksa yok musun yanımda yine. Ayaklarımı sallıyorum, bu zamanın geçmesi demek. Durduramadığım zamanın, sonra yokluğuna sarılan ve başka hiçbir şey göstermeyen zamanın geçmesi. Ölmek değil bu, dedim, yanımda oturan genç bir kadına, bu yerlerde sürünmek, kalkamıyorum bak, ve daha hala sanki tutunmasam düşeceğim. Yüzüne bakamadım, saçını şöyle çekse sanki yine korkularımı görecektim. Yine sen yokken, bir de sen yokken, bir de sensizliğin korkusuyla. Sanki gerçek değilmiş gibi, bir türlü kendimi inandıramadım. Ayaklarını sallıyordu yanımda, zaman çok yavaş geçiyordu ama ben böyle hissetmeye başlayalı sanki daha çok oldu. Çok, çok uzun. Hani filmlerde olur zannederiz ya sadece, ama filmler de bizden olur zaten, bir şey söyleyecek olmak ve vazgeçmek arasında, ve pek çok defa. Bunu anlatmanın yolu yok, eksik anlatıyor zaten onlar da. 

Mutlu bir son yok, hiç olmadı. Olmasın, dedim, varsın olmasın. Ben elime ilk şiir kitabını çok uzaklarda, sen hiç bilmezsin, o evde aldım. Bir geceden sabahına ben Süreya ile tanıştım. Sonralar oldu. O ev şimdi yok, varsa bile yok, artık içinde biz yokuz. Biz büyüdük, değiştik, başkalaştık. Sonra ne şairler, ne şiirler ve sonra ben, seninle tanıştım. Daha da sonralar, çok kısa ama sanki çok uzun. Ama sonra, sonra sen. 

İstersen buna sonu olmayan bir yol de, çıkmaz sokağın tam tersi olsun. Yine de bunca yürüdüğün için teşekkürler bırakmak istiyorum dönüş yoluna, bu herkesten uzun. Şimdilerde biraz elime yüzüme bulaştırıyorum ama henüz erken, içimdekini öldürmeden kurtulmanın ve iyi olmanın başka bir yolunu bulamıyorum bu defa. 

Tek bir soru vardı, işte, o eski bilmece. Susuyorduk, sonra ben. Şair iyi ki bizim yerimize sormuş, dedim, cevabından korkuyorduk, ve de kendisinden. Sonralar oldu, sonra sen. Sonra sendeki cevabını buldum ben.

peki, ‘kim istemez mutlu olmayı
ama mutsuzluğa da var mısın?’