beg.

"gitmeden ama hep kaçar gibi."

Kapı çaldı.
Ama olanların, olacakların ve hatta olmayacakların bununla hiçbir ilgisi yoktu.

Sana bir şarkı söyleyeceğim, ama aramızda kalsın.

Neler olduğu umrunda olmayan bir avuç insan
Ve onlardan sonra diğerleri

Kızmıyorum, kime ne

Yalanlarla yaşamak daha kötü. Hiçlikle zor, ama daha kolay.

Yazıp yazıp siliyorum, elbette ki. Bazılarını da yazamıyorum, keşke bilseniz diyorum. Bazen bilebileceğinize dair umutlar taşıyorum. Sonra hepsini kaldırıp çöpe atıyorum. Onlar yarın sabah kalkıp üzerine kahvaltıdan bahsedebileceğiniz şeyler değil, onlar üzerine hoşçakal deyip gidebileceğimiz ve sonra bir daha birbirimizi görmeyeceğimiz şeyler değil. Bir tane bile sabit nokta yok, kendimi kimseye emanet edemiyorum. Gözlerimi kapatıyorum, hiçbir şey geçmiyor. Gözlerimi açıyorum, hayat devam ediyor. Devam ediyoruz. Bunu sizler öğrettiniz, böylesi zor ama daha kolay. Şimdi teşekkürler, şimdi iyi geceler.

Düşünceye dalarak bu bataklıktan kurtulabileceğini sanma avuntunu bile yitirdin." diye yazmış Pavese. İçimden çıkaramadığım şeyleri dışarıda, yolda yürürken yanımdan geçip gidermiş gibi bulunca, ne bileyim işte, bir tuhaf oluyor. Bir yolun ya da bir insanın tarafı, kalkıp da aklıma takıldığında, ama tam da emin olamıyorum ne tarafta, bırakıyorum yürümeyi. Yoruluyorum yürümekten. Yoruluyorum hatırlamaktan. İçeri girip kapıyı kapatıyorum. Salonun bir yanında nefeslerimden beslenen bir kara delik; diğer yanında sürekli aynı film dönüyor, değişenler yalnızca biz. Yalnızca bizler. 

Bizler; kendi sevgisinden, sevgisizliğinden ya da kararsızlığından korkan insanlara ‘ne hali varsa görsün’ diyecek kadar acımasızız. 

Ne, ne dedin?

Hiç, hiçbir şey.

Bir şiir yazdı elim, aklım bulamadı.

* * *

her şey durduğu yerde anılarla beraber
duruyor
uyurken, uyanırken
bir tek oturup sana baktığı
sana bir bakarken sonsuzluğa düştüğü
köşeyi bıraksan yeter
geride
o da şimdilik
birdenbire canın çok yanmasın diye
hemen, öyle, onlar gibi
onlar gibi
öyle
yok, yapamazsın diye.

* * * 

- değişiklik planı, nisan iki bin on dört. -

Söyleyecek bir şeyim yok. Bu yüzden haftalar, parçalarımı bıraktığım şarkıların birbiriyle atışmasını izlemekle geçti gitti. Aslında o karmaşada dinlemeyi bıraktığım bile çok oldu, dalıp gittiğim. Ama sonra, bazen öyle yerlerinde yakaladım ki muhabbeti, sanki daha önce hiç duymadığım bir şeyleri söyler gibi, en başından şaşırdığım anlar biriktirdim. 

Çok gülme sonra ağlarsın, diyen büyüklerimiz ve biz çocukkenler. Çok gülme sonrası, meçhul. 

Bana soracak olursanız ben bir şeyleri değiştiremem ve değiştirmem de, canımı acıtırlar, ben dururum, hareketsiz. Yıllar sonra kendiliğinden nefeslerimize kadar dolar değişim. Bir sabah kalkıp da kapıdan çıktığın ilk an, hava ne güzel kokuyor, dersin ama o bir anlıktır, geçmişi de toplamaz, bulduğu gibi bırakır. Bir daha bu saçmalığın tekrarlanmasına izin vermeyeceğime dair sözlerim var kendime, tutamadıklarım hep. Ama bundan sonra tutacağım! Ama bundan sonra-lar, hep.

Yine de bir şeyleri değiştirmek istemiyorum, bazı can alıcı noktalar hariç. Bazı can alıcı noktalar daha da değiştirilemiyor. Bazı can alıcı noktalar, neden can alıcı noktalar olduklarını bilmiyor. Yok ama, kırılmıyorum.

Ne bilsinler. Neyi bilsinler. Nasıl. Bırakıyorsun gidiyor her şey, gitmeler onları almaya dünden hevesli.

Bırakalım bunları. Kaldırdığımız kenara, kenarsızlığa, ne olduğu belirsizliğe.

Yıllar önce arka arkaya dinlediğimiz bir tane şarkı vardı, arka arkaya, arka arkaya, arka arkaya. Tekrar tekrar. Bugün çat kapı yine dinle, içini dolduran şeyler kelimelere dökülsün biraz. Bir daha dinle, bir daha, bir daha, tekrar. Şimdi, evet, şimdi başa al bir dinle. Şarkı gibi değil ama, karşında biri varmış da onu dinlermiş gibi dinle. Biraz da durup, kendini dinlermiş gibi. 

Şarap gibi şarkı, demişsin ve birkaç yıl sonra, şarap gibi, yalnızca.

Bir daha dönüp düşünemedim. Bir daha, dönüp de okuyamadım, kelimeler, nasıl oluyorsa, bir uçurumun karşı tarafındalar. Ben buraya nasıl geldiysem, nasıl geldiysem geldim. Hatırlamıyorum. İstemiyorum. Bir daha diye başlayan boyundan büyük cümleler kurmayacağım, fakat bakıyorum, her şey ama her şey boyunu aşmış, çok olmuş bunlar, çok, fazla. Ben buraya nasıl geldiysem geldim, bu defa üzerinde düşünmeyeceğim.

Korku da değil gözlerindeki, sorgu da değil. Şimdi ben ona anlatamıyorum, ve kimseye de, sorulardan sıkıldım, cevaplardan, sorulmamış soruların yine de beklenen cevaplarından, umrumda bile değil hiçbir şey ama söylemeye korkuyorum. Umursanacak şeylerden korkuyorum, ağır olanları bir yerlere bırakmaktan ve kaçmaktan. Ne kadar küçük bir parçası olursa olsun, ama başlayınca bir yerlere yerleşene kadar durmuyor, dağılıyor savaşlar. Gerçekten güvende olduğumuzu hissedene kadar nereye doğru gidelim? Gerçekten, güvende olduğumuzu hissedecek olursak bir gün eğer. Çünkü anlatılamıyor ve gözler hep kapalı, ama bütün bu olup bitenler aslında durup durup kendini sergiliyor. Hakkında konuşacak hiç kimse yok, sıkılıyorum.

Tükenene kadar koşmak istiyorum, dümdüz yollarda, sonu olmayan. İnsanları geride bırakmak istiyorum, şeyleri, yerleri, zamanın ta kendisini. Yenilerini bulup yine geride bırakmak istiyorum. Burada, durduğum yerde koştuğumdan daha çok yoruluyorum. Bu bir saçmalık, bu benim neden olduğunu bilmediğim bir şekilde, kendime tek başıma taşımak zorundaymışım gibi yüklediğim bir yük. Galiba artık bırakıyorum. Kendimi kendimle bırakana kadar geçen zamanda aklımı tertemiz sularda boğuyorum. ‘Neden' diye sormayı yasaklıyorum, ve 'nasıl'ı, ve 'nasılsın’. 

İçimden kimseyi durdurmak gelmiyor. Oturdum her şeyin bir bataklığın içinde yavaş yavaş kayboluşunu izliyorum. Şimdilik herkes karışmamamdan memnun görünüyor, ben de öyle olmaya çabalıyorum. Onlara nefessiz kaldıklarında okuyabilecekleri mektuplar yazıyorum. Sonra kelimeleri saklayıp baharlardan bahsediyorum, bilmelerini istediğim hiçbir şey yok. Akıllarına hep aynı şey düşüyor, ‘belki de yanılıyor'um. Peki ama ya haklıysam?

Dünyalar bunlara hazır değil, benim sabredecek gücüm yok. Gidilmeyi gerektirmeyecek bir gelinmezlik içindeyim artık, yokum, hiçlikler dağıtıyorum. 

İnsanlar seviyorum, yollar ve şarkılar. Durduğum yerden öyle, hiç kıpırdamadan. Hiç dokunmadan. Hiç.

Bir şey olursa koşup kendimle konuşuyorum. Neden öyle oldu, diyorum, neden öyle hissettim.

Öyle kalmış çünkü bana, aklımda, içimde, ellerimde, avuçlarımın içinde.

Çok mu kolaydı, diyorum, peki, yani, kolay mıydı. 

Çok kolay. Çok. Ve sonrası da kolay. Şimdi, görebiliyorum.

Neydi bu olup bitenler, diye soruyorum:

Kendimle kavgalarım. İçimle. Hiçliğe ispatlar.

Dev prodüksiyon.
Bütün sevgilerimi içine katıp çektikçe çeken, uzatan, uzaklaştıran.

Hiç anlamadığım bir dilde kıyametler kopuyor, çok sessiz, çok büyük, yok ama var. Bir şey yok, sabahlar sabah, akşamlar akşam, çünkü öyle diyorlar arada, arada olur öyle, olur sonra. Burada hiç kimse yok, sorularını saklayan ve sonra bekleyen, biraz olsun bekleyen, şurada şöyle oturan. Nerede herkes? 
Bakıyorum hepsi izlemeye gitmiş. 

Buradan sonrası yağan yağmur ve kendi kendine kahrolan bir sessizlik. Buradan sonrası yok ama var. Ama bir şey olduğu yok. Sabahlar yine sabah, akşamlar yine akşam. Akşamlar yine iyi de, geceler.  

Artık toparlayamayacağım, çok yoruldum.

dün-den önceki gün-

bir pazartesiydi, önemi yok. ne kadar anlatırsan anlat boşluğa kayan bakışlar herhangi bir sabaha bağlanıyor. ne hissettiğimin bir önemi yok. ne söylediğimin var. böyle oluşundan hoşlanmıyorum. konuşmaktan kaçmamın temelinde biraz da bu var. saatler midemi bulandırır oldu. onları kullanmakta başarısızım. buradaymış gibi hayaller görmek ve bir an için olsun kendimi kandırabilmek ve iyi hissetmek istiyorum. yine de henüz o kadar delirmedim. sonra gözlerimi kapatıp yapmaya çalışıyorum bunu. o zaman olabilirliğini arttırıyorum kendimce, imkansızın. aslında bir gerçeğe ihtiyacım yok. 

şimdi hiçbirimizin bir gerçeği yok.

olmasına gerek yok. saatler midemi bulandırır oldu, yine bitirmişler kendilerini, bir şeyler yapmak gerekliydi ama unuttum. belki unutmadım da, hiç hatırlamadıysam, bilmediysem eğer. bitmiş, hiç kalmamış anılara sarılmanın ne anlamı var oysa, ne yapılır onlarla, bilmem, kenarda durur hiç büyümez küçülmezler. bir şarkı çalsam şimdi, sessizliğe dolsa, yalnızlığı kuşatsa, bütün hücrelerime kadar girip benden süzülmeye çalışsa ama takılıp kalsa içimde. bir daha açsam, bir daha. kalkıp gidemesem şimdi, anıları elime alsam. okusam. bir bir, kelimeler şarkıya karışsa gitse. dans etmiyorum aslında, bu iki nokta arasında gidip geliyorum.

bu, iki nokta arasında, gidip gelen bir isyan. 

çıkıp giderken aynı değil hiçbir şey, bitmez ama saklanır, utanır belki, belki çekinir, yok, saklanır. bugün böyle uzun değil, ama nasıl da uzadı, bitmedi. şimdi bir başka umursamazlığa düşecek olurum. aslında çok severim ben onu ama kırılmışımdır biraz ne anlatacaksın anlatacak olsan neyi, neresinden. zaten baştan pes etti, belli. yine ses. biraz daha, biraz daha sus. bir şey daha acı verecek demiyorlar ama acı veriyor ister istemez sessizce ve düşünülmeden olanlar. önemi yok derim, sen git, şimdi git, hemen git. çünkü sen bilmezsin daha az önce, bütün gün hissetmişim de olmuş gibi birden, aniden ama beklendik, o çağrı düştü kaldı içime. elim gitmedi, cevap veremedim. biraz düşündüm ama ne yapsam bilemedim. düşünürken pek çok uzaklara gittim, yanındaymışım gibi yürüdüm, güldüm. olanlar olur, söylesem de bir anlamı yoktu hissettiklerimin söylemesem de. gördüm, ne söylediğimin bir önemi vardı ve ne söylemediğimin, aynı şekilde.

her şey yoktu.

bir daha anlatmak gelmedi içimden, bir daha anlatmak gerekti, defalarca, tane tane, saatlerce. ama içimden gelmedi. geldim, gülümsedim, halbuki birkaç saat öncesi. saatler ölmüştü ve görülmemişti böylesi, birden, aniden ama beklendik. gelir gelmez. bunlar normal değil, anormal de değil, bunlar ne bilmiyorum ama işte, idare ediyorum bir şekilde. yine ne söyledin, yine ne söyledin, ne. söylemedin, sessiz öyle. neden diyecek mi oldun, nedenler yok, cevaplar yok, bir daha böyle bir şey yapmazsın sanıyordum, yapman gereken bu sanıyordum, bunu yapmadan duramaz diyordum, dur diyordum, durdur kendini, ileri gitme. dur, diyordum. ama dinlemedim, dinleyemedim de. boşluklar doldurdu duymaları. bırak diyordum, bırak. neden diyecek mi oldun, deme. her şey anlamını yitiriyordu, hiçbir şey, hiçbir, bir tane bile. ellerimi açtım, acıdılar, boşluklar. bir tane bile. hiçbir şey, uzansam dokunamasam bile yine, hiçbir şeyin anlamı yok, bir söylediklerin bir de söylemediklerin, bir de yarattığın karmaşalar bu ikisini içine koyup, karıştırmacalar, bu havalar, kopuş ve yalancı bahar. 


'notlar.

Yollarda yürüyorum. Yolların sesini duymama imkan yok. Artık dünyayı çok az dinliyorum. Şarkılar mı anıların arka planında çalıyor yoksa, ben mi bir şeylerin arkasına yakıştırıyorum da döndürüp dolaştırıyorum onları bilmiyorum. Her şey çok dağınık, bu yüzden gitmekte zorlanıyorum. 

Yazılanlar yalan söylüyor. Mektuplar, kitaplar, kartlar, bazen bir defterin kenarına öylesine yazılmış notlar. Hepsi. Ama saklıyorum onları. Çoklar. Ve ağır. Çıkamıyorum işin içinden. Bütün olup bitenler sanki hiç olmamış da kafamın içinde ben kurmuşum onları gibi düşünen yalnızca ben mi oluyorum? Aslında daha iyi anlıyorum, anlattıkça azaltılabilen ve bitirilen şeyleri. Her şeyi anlamsızlaştırmanın bir yolu bu, her şeyi sıradan ve bitebilen şeylere dönüştürmenin. Deniyorum aslında ama başaramıyorum. Bir yere ulaştığı yok söylediklerimin. Kağıtların üzerine yazsam, onları da zaten postalamıyorum. Herkesle güvensizlik üzerine bir anlaşma yapmışım sanki. Şimdi bu vücut çok korkunç, içindekilerle anlaşamayan ve baş edemeyen bir şeylere dönüştü.

Hiçbir şeyin düzeleceği yok, güzel şeyler duymak istemiyorum. Nasıl oluyor da bugün, başıma böyle bir şeyin gelebileceğini görüyorum? Nasıl, bana bunu nasıl yapabiliyorsun? Nasıl ben delirme noktasına gelip de, sonunda(!) bir çift laf edebiliyorum ve bunlar birkaç dakika öncesinde bırakılmaya her şeyden daha yakın olabiliyorlar? Seni sormuyorum ama peki dünya, nasıl bu kadar acımasız olabiliyor? Gerçekten anlamıyorum.

Şarkılar yalan söylüyor. Yine de dinliyorum.

Çünkü bazen, yalanlara ihtiyacım var. Çünkü yalanlara ihtiyaç var. Çünkü ben de söylüyorum.

İyiyim, ağlamıyorum.

Ayaklarımı sallıyorum. Yine yoksun. Ne yapabilirim. Bu ellerle, soğuk demirlere dokunmaktan başka. Ne zaman bir şey söyleyecek olsam duruyorum, orada, ne zaman olman gerekse olamadığın bir yerlerde. Bunu anlatmanın yolu yok, konuşmanın bir yolu yok böyle, böyle olmaz, bekliyorum, bekliyorum ama. Ölmek değil bu, dedi birisi, sürünmek bu yerlerde sürünmek. Bak, öyle birisi olmadı hiç, olamadı. Bazı güzel senaryoları parça parça anlatıyorlardı, bunlar benim ilaçlarım. Bunlar bana iyi gelmiyor. Herkesin nasıl hissettiğimden ne kadar kaçtığından başka bir şey görmüyorum artık etrafımda. Beni duvarların arasına değil uçsuz bucaksızlığa kapatıyorlar. Bilmek istemiyor onlar da. Ben ne zaman söyleyecek olsam susuyorum, defalarca.

Aşağıda bir boşluk var, ayaklarımızı bastığımız bu zemin, üzeri insanlarla kaplı. Onları tanıyor muyum, tanıyor musun sen? Burada olsaydın şimdi, hemen yanımda, selam verir miydin onlara? Düşecekmişiz gibi olurken, beraber mi olurdu bu, yoksa yok musun yanımda yine. Ayaklarımı sallıyorum, bu zamanın geçmesi demek. Durduramadığım zamanın, sonra yokluğuna sarılan ve başka hiçbir şey göstermeyen zamanın geçmesi. Ölmek değil bu, dedim, yanımda oturan genç bir kadına, bu yerlerde sürünmek, kalkamıyorum bak, ve daha hala sanki tutunmasam düşeceğim. Yüzüne bakamadım, saçını şöyle çekse sanki yine korkularımı görecektim. Yine sen yokken, bir de sen yokken, bir de sensizliğin korkusuyla. Sanki gerçek değilmiş gibi, bir türlü kendimi inandıramadım. Ayaklarını sallıyordu yanımda, zaman çok yavaş geçiyordu ama ben böyle hissetmeye başlayalı sanki daha çok oldu. Çok, çok uzun. Hani filmlerde olur zannederiz ya sadece, ama filmler de bizden olur zaten, bir şey söyleyecek olmak ve vazgeçmek arasında, ve pek çok defa. Bunu anlatmanın yolu yok, eksik anlatıyor zaten onlar da. 

Mutlu bir son yok, hiç olmadı. Olmasın, dedim, varsın olmasın. Ben elime ilk şiir kitabını çok uzaklarda, sen hiç bilmezsin, o evde aldım. Bir geceden sabahına ben Süreya ile tanıştım. Sonralar oldu. O ev şimdi yok, varsa bile yok, artık içinde biz yokuz. Biz büyüdük, değiştik, başkalaştık. Sonra ne şairler, ne şiirler ve sonra ben, seninle tanıştım. Daha da sonralar, çok kısa ama sanki çok uzun. Ama sonra, sonra sen. 

İstersen buna sonu olmayan bir yol de, çıkmaz sokağın tam tersi olsun. Yine de bunca yürüdüğün için teşekkürler bırakmak istiyorum dönüş yoluna, bu herkesten uzun. Şimdilerde biraz elime yüzüme bulaştırıyorum ama henüz erken, içimdekini öldürmeden kurtulmanın ve iyi olmanın başka bir yolunu bulamıyorum bu defa. 

Tek bir soru vardı, işte, o eski bilmece. Susuyorduk, sonra ben. Şair iyi ki bizim yerimize sormuş, dedim, cevabından korkuyorduk, ve de kendisinden. Sonralar oldu, sonra sen. Sonra sendeki cevabını buldum ben.

peki, ‘kim istemez mutlu olmayı
ama mutsuzluğa da var mısın?’

Çok fazla kelime döküldü. Hemen ardından. Hiç bu kadar kötü olmamıştım. İçimi dökeyim derken var olan bütün acıları üstüme toplamışım gibi, ve sanki sonu geldiğinde yok olacaktım.

Burada daha önce de böyle oturdum. Gözümde yaşlar, bir hakimiyetsizlik, bulantılar. Bir arada tutamıyordum birbirinden ayıramıyordum. İpler savrulmuştu. Dökülüyordum. Sonra yıllar geçti, sonra yıllar ve ben.

Burada daha önce de uzandım saatlerce. Tahmin ettiğimden daha az acıttı beni bırakıp giden ses. Giderek azalan, yok olan. Yine de kırılırken ayakta durmasam daha iyi olurdu. Parçaları toplamak kolay değil sonra ve yeniden başlamak. Önce kabullenmek sonra da kabullenmek istememek üzerine verilirdi savaşlar. Yine öyle oluyordu, bomboş tavanda en tatlı felaketimi izliyordum. 

Buralar hepsinden önce bütün bu hikayelerin bir toplamına şahit oldu. Bir yerlerinden yakaladığı değil, herkesten iyi bildiği bir hikaye bu duvarların. Başından sonuna. Umursamaz başlangıçlar, inanması zor ama gerçek yaşanmışlıklar, ani değişimler, sonlar, bulantılar, korkular, saklı kalanlar, sürüp gidenler, aradan yıllar geçse bile durup dururken ortaya çıkanlar.

Eskiden olduğu gibi benim değil sokaklar. Soğuklar bile. Her şey bir başkasına ait. Sen de öyle. Belki yalnızca sen dememeliyim, bütün öznelerim kayıp. Yine de neyi bu kadar mesele ettiğimi düşündükçe bir şeylerin ötekilerden sıyrıldığını görüyorum. Korkuyorum, bütün bunlar tahmin ettiğimden daha zor. Kendi kendime bile anlam veremediğim bir soğukkanlılıkla yaşamaya çalışıyorum yine de. Yaşadığım her bir gün için başka başka kelimeleri öldürüyorum. Biraz da içimi. Bir şeyleri bitirmeye çalışıyorum ama her şey yerli yerinde duruyor. Yine kendimden eksiliyorum belki de, bunca çaba, çırpınış, havada kaybolduklarını görsem biraz olsun rahatlayacağım fakat. Hiç bu kadar kötü olmamıştım, hiç, sabahlara kadar kendimi yediğim hiçbir gece. Ne öncesi ve ne de sonra. Hiçbir şey olmadı oysa. Aynı yokluk, aynı bırakılmışlık, aynı yalnızlık; her şey olduğu gibi duruyordu alışılmışlığın sınırlarında. Tuhaf, gerçek olabileceğini bilsem kelimelerimle zehirledim kendimi diyeceğim. İçimi dökeyim derken var olan bütün acıları üzerime toplamışım gibi, saatler, sonra ve sabahlar. Burada öylece oturana kadar bile günler geçti. Sonra günler ve ben. 

Bütün başkalar sustu ya da duyamaz oldum. Soruların da cevapların da içi bomboş. Üşüyorum. Ben şimdi gidiyorum ama gitmek değil bu, gitmiyorum da sanki biraz, nasıl söylesem. Biraz geliyorum. Yine yokluğa ve hiçliğe, ama bize. 

Ne diyordum, içimden mi söyledim yoksa bütün dünya biliyor mu? Önemi yok, artık umrumda bile değil. Tek başıma bütün bunların altından kalkamıyorum. Birazcık üzüntümü yaşamaya ihtiyacım var. Geçiştirmeden. Gitmeliyim.

İçimden mi söyledim yoksa?
Bir önemi yok.
Yine de, sormayacağım.
Ama hatırladın mı?

Bazen güven, yolları hiç bilmemektir.

Günaydın dedi, sabaha karşı. Elindeki kitabı kapattı, masanın üzerine bıraktı. Birazdan gideceğiz, bu hikayeyi anlatmanın çok çeşitli yolları var, en güzelleri kağıtların içine saklandı. ‘Kelimelerin uykusu gelmez’ diye yazmışım sonradan, giderken kapıda ettiğim son laf bu olsaydı keşke. Günler kendi içinde defalarca yaşanıyor bazen, o gün de öyleydi işte. Kaç defa daha başa alabilirdik merak ediyorum, bugün hala, olsaydı, çoktan yorulmuş olurdum belki de. Önemli değil, yalnızca ondan başka herkes sustuğunda ve sokağı aydınlatan eski, uzunca lamba dışında her şey söndüğünde kendimi biraz olsun iyi hissettiğimi hatırlıyorum.

Gizlice duyuyordum her şeyi, yok hayır, dinlemiyordum. İçime işliyordu sanki her şey, ben de izin veriyordum buna, kimsenin haberi olmadan. Gözlerinin içinde, orada kalıp, ne olacağını bekliyordum. Ne verecektim dünyanın en güzel günaydınına karşılık? Hiçbir şey; elimdeki her şey, hiçbir şeydi. 

Neden kızıyorum? Neden sığmıyor içime, ellerime, bu duvarların arasına hissettiklerim? ‘Kelimelerin uykusu gelmez’, diye yazmışım, ‘bizimki kaçar, sabahlar olur. Bırak olsun, söyleyecek neyimiz kaldı, neyi söyledik, ne bitti de, sanki hep sustuk’. Neden sustuk?

Anlatmadıkça büyüyor çocuk. Anlatmadıkça daha da biliyor ve bana hesabını soruyor. Her şey için çok geç olunca anlatmaya neresinden başlanır bilmiyorum. Zaten hiç baştan başlayamadım, başı neresi bilemedim ve sonunu, asla göremedim. Adını yerlere döktüm. Anılar yokmuş gibi, eşyalar, kelimeler. Benim olanlarda bile, bir üstüne sinmişlik. Midem bulanıyor, saat çok geç, konuşmak istemiyorum. 

Günaydın, dedi. Elimdeki kitap düştü. İçinde koyu renkli bir kağıt. Okurken yüreğim ağzıma gelmişti, ilk defasında. Korkulacak bir şey yoktu ama, öyle derin bir sevmekten bahseden, yok hayır, inanmıyordum. Kelimelerin uykusu gelmiyordu gerçekten de, ama yoruluyorlardı. Tekrarlanmadıkça, yerine yenileri gelmedikçe tükeniyorlardı belki de.

Birazdan gideceğiz, her şey böyle bıraktığı gibi kalacak. Haberi yok. Haber verebilecek kimse de yok çünkü kimsenin haberi yok. Canımı acıtanın ne olduğunu bırak, canımın acıdığını bilen bile yok. İşin aslı ben bu hikayeyi her gece farklı farklı okuyorum. Nasılsa ne anlatsam uyuyor çocuk, ve ben de çok yazıyorum. 

-Ben gözlerinin içinde kalmış, ne olacağını bekliyordum. Sonra gözleri gitti ve şimdi ben kendimi bulamıyorum.
Son.-